Roman Yazmayı Denemek 118

Secretary, dir. Steven Shainberg

Romanın ismiyle alakalı ciddi bir çıkmazdaydım. Hiçbir şekilde isim bulamıyordum. Bulduğum isimler de bir şekilde uymuyormuş gibi geliyordu. Bir de romanın iki kitaptan oluşması ayrı bir dert. 
Proust, Kayıp Zamanın İzinde (À la recherche du temps perdu) ismini henüz Swann’ların Tarafı’nı yazarken kesinleştirmemişti. İlk başta düşündüğü isimler Gönül Kesintileri (Les Intermittences du cœur) ile Zamanın Yarattığı Yaralar (Les Blessures causées par le temps) şeklindeydi. Zaten kitabı yayımlatacak bir yayınevi bulamaması ve sonunda mecburen kendi parasıyla bastırması da ayrı sıkıntılı süreçlerden biri. Ollendorff yayınevinden Alfred Humblot, metni okuduktan sonra şu minvalde bir yargıya varıyor: “Belki ben kalın kafalıyım ama bir adamın uyumadan önce yatakta dönüp durmasını anlatmak için otuz sayfa harcamasını anlayamıyorum.”

Sevdiğim çok fazla roman ismi var:

Céline’den Voyage au bout de la nuit (Journey to the End of the Night),
Bu isimden etkilenip Tezer Özlü’nün romanına Yaşamın Ucuna Yolculuk adının verilmesi,
Ursula Le Guin’den Very Far Away from Anywhere Else (Her Yerden Çok Uzakta),
Robert Silverberg’den Dying Inside (İçeriden Ölmek),
Joseph Conrad’dan Heart of Darkness (Karanlığın Yüreği),
Oscar Wilde’dan The Importance of Being Earnest (Ciddi Olmanın Önemi) — iki anlamlı olması hoşuma gidiyor,
Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü,
Philip K. Dick’ten Do Androids Dream of Electric Sheep? (Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?).

Bu liste uzar gider ama güzel roman isimleri düşündüğümde aklıma gelenlerin bir kısmı bunlar.

Mart ayının ortasında aklıma bir isim geldi. Tıpkı diğer isimlerde yaptığım gibi bunu da yazdım ve bir köşeye koydum. Ama bu isim, Haziran ayında hâlâ kendini hatırlatıyordu. Bu ay ise bir kelime kaybederek üç kelimeden iki kelime hâline geldi. Aklımdaki isim: Yıkım Provası.

İlginç bir şekilde içime sinen bu isim, kararlılıkla aklımda yer edinmeye devam ediyor. Birkaç yönden hoşuma gidiyor. “Prova” zaten hem tiyatroda hem de müzikte çokça kullanılan bir kelime. Bu yönüyle romandaki temalarla örtüşüyor. Anlam olarak da aslında uygulamaya geçmeden önce eksiklikleri görmek ve düzeltmek için yapılan bir hazırlık aşamasını ifade ediyor. Bunun başına “yıkım” kelimesi gelince ilginç bir şeye dönüşüyor.

Yıkım Provası mı, Yıkımın Provası mı?

Akla ilk bu soru geliyor. Eğer Yıkımın Provası olsaydı, zihinde bir yıkımın gerçekleştirileceği ve buna yönelik bir hazırlık yapıldığı anlamı daha açık biçimde belirirdi. Daha açıklayıcı olurdu. Yıkım Provası olduğunda ise akla ilk gelen soru şu oluyor: Yıkım provası ne demek? Metafor olarak bir yıkım mı var, yoksa gerçekten bir yıkma eylemi mi? Daha edebi bir isim olduğunu düşündüğüm için hoşuma gidiyor. Bir yanda sonlanmayı, dağılmayı ve geri dönüşsüzlüğü çağrıştıran “yıkım”; diğer yanda ise henüz gerçekleşmemiş bir şeye hazırlık anlamı taşıyan “prova” var. Bu iki kelimenin yan yana gelince birbirini hafifçe bozan, ama tam da bu yüzden ilginçleşen bir anlam üretmesi ciddi şekilde hoşuma gitmeye başladı.  Sadece “Yıkım” kelimesindeki “k” sesi fonetik olarak çok hoşuma gitmiyor. Ama bakalım, zamanla aklıma yatacak mı?

Roman için uygun olduğunu düşündüğüm birkaç yayınevi var aklımda. Bunları tier list mantığıyla ayırdım. Dosya başvuru kısımlarını inceledim. Bir ilk romanda, bu yayınevlerinden birinden kitap çıkarabilmek imkânsıza yakın ama denemek zorundayım. Mesele ulaştırmak değil, bu yayınevlerindeki editörlere okutabilmek. Ortalama bin adet dosya başvurusu gelse ve bunların 600 tanesi başvuru koşullarını düzgün tamamlamış olsa, bu iş için yayınevinde 3 editör olsa —ki bu arada maksimum sayı bu— kişi başı yılda 200 roman incelemeleri gerekir. Bu elbette imkânsız bir sayı. Çoğunu okumadıklarını hepimiz biliyoruz. Mevcutta satış garantisi sunabilen yazarlar varsa —influencer, ünlü vs.— doğal olarak onlara öncelik verilir. Noname dediğimiz, yani benim gibi kişilere ise çok kısıtlı imkân tanınır. Bu tarafta da genelde tanıdık ya da önceden birilerinin haber vermesi gerekir. Bunu torpil anlamında söylemiyorum. Mesela dosyanın okunmasını sağlamak, en azından girişteki 3-5 sayfaya bakılması, ardından daha uzun vakit ayrılıp yayımlanıp yayımlanmayacağına karar verilmesi açısından böyle bir temas önemli olabiliyor.

Neyse, bu yayınevlerinin iletişim ve dosya başvuru kısımlarına mail atmaya başladım. Bunlar kısa maillerdi. “Dosya başvurusu kabul ediyor musunuz?”, “Bu sene başvuru dönemi ne zaman açılacak?” gibi basit ilk iletişim soruları. Biraz da mail kutularını kontrol edip geri dönüyorlar mı diye merak ettiğim için attığım maillerdi bunlar.

Komik olan şu: Hiçbir maile cevap gelmedi. Evet, hiçbirine.

Hani dosya ileteceksin, okunacak; bunu geçtim, çok kısa bir maile bile cevap gelmedi. Yıllar önce —2016 olması lazım— bir tanıdığım yine bu büyük yayınevlerinden birine romanını iletmişti. Aradan yaklaşık iki yıl geçtikten sonra geri dönüş yapmışlardı. “Dosyanız hakkında bir karara varamadık, emeğinize sağlık” gibi bir cevap maili. Evet, sadece bu. Eleştiri yok, olumsuz yönler yok. Sanıyorsun ki editör ekibi bir araya geldi, oylama yaptılar, iki kişi evet dedi, üç kişi hayır dedi. Olmadı, tüh. Ama öyle değil. Yüzlerce roman sahibine aynı dönüş yapılmış.

Bu ara aklımda bir fikir var: 8. ve 10. bölümü birleştirip yeni 8. bölüm yapmak; 9. ve 11. bölümü birleştirip yeni 9. bölüm yapmak; 12. bölümü 10. bölüm, 13. bölümü de 11. bölüm ve final bölümü hâline getirmek. Bunun iki sebebi var. Eski versiyonda 9. bölümde olan depo hikâyesi, zaten hikâyenin geriliminin zirve yaptığı noktalardan biri. Bu kadar yüksek bir noktadan sonra hikâyenin düşmesi, sakinleşmesi ve alt metin tarafına kayması tempo açısından istediğim şeyi vermiyor. Bu yüzden bu kısmı birleştirdiğim 8. ve 9. bölümlere koyup 10. bölümde hikâyeyi bir ölçüde sakinleştirmek, 11. bölümle de final yapmak daha doğru gibi geliyor.

Önceki bölümde 70 bin kelimelik bir roman olacağını söylemiştim. Bu yine çok değişmeyecek; belki 68 bin civarına gelebilir. Biraz denemeler yapacağım. Kısalması ama aslında yalınlaşması, olgunlaşması ve saf hâle gelmesi zaten hoşuma gidecek bir şey. O yüzden bu birleştirmeler konusunda biraz deneme yapmam gerekiyor. Daha önce 1. ve 3. bölümü birleştirip tek ve uzun bir bölüm hâline getirmiştim. Bu yüzden mesela ilk bölüm yaklaşık 13.500 kelimelik uzun bir bölüme dönüşmüştü. Neredeyse tek başına bir novella. Ama bu birleşmeler bölümleri o kadar uzatmayacak. İlk üç bölüm zaten ana karakterleri tanıtmak ve onların iyice içselleştirilmesini sağlamak için ayrıca uzundu.

Önceki bölümde 42 bin kelimede olduğumu söylemiştim. Şu an revizede 4 bin kelime daha ilerledim ve 46 bin kelimedeyim.

Bu ara eskilerden ve yenilerden birkaç film izledim. Yenilerden izlediklerim The Drama, Hokum, Supergirl ve Obsession oldu. Bence çok bahsedilmeye değer yanları yok. Ortalama ya da ortalama altı filmler. Obsession çok beğenildi; şöyle uçuruldu, böyle kaçırıldı ama bence filmden çok fomo etkisi görüyoruz. 

Eskilerden izlediklerim arasında ise Secretary’i çok sevdim. Belki 10 yıldır izleme listemde olan bir filmdi. Çok eğlenceli bir film; zaten kendini fazla ciddiye alan bir yapım da değil. Maggie Gyllenhaal’ın ellerini masadan kaldırmadığı sahnede, insanların onu vazgeçirmeye çalıştığı sırada masaya feminist kitaplarının bırakılması beni kopardı. Film orada tam olarak “Evet evet, biliyoruz, aynen.” modunda.

Az kaldı. Az. İsim üzerine düşünmeye devam edeceğim.


Yorumlar

Popüler Yayınlar