Roman Yazmayı Denemek 119

Christopher Nolan is cooking

Revizeye devam ederken bir yandan da kısaltmalar yapmaya devam ediyorum. Bu kısaltmaların çoğunluğu aslında “Acaba yeterince iyi açıklandı mı, dur biraz daha açıklayayım.” hissiyatından taşan cümleler. Çünkü okuyucu anlayacak mı, göndermeleri yakalayacak mı diye bir noktada bir çekince olduğu için bazı yerleri ister istemez uzatabiliyorsun. Bir şey kaçırmasın istiyorsun, doğal olarak hikâyenin fazla saçılmasına sebep oluyor ama bu da istemediğim bir şey. 

Arada önsöz yazsam nasıl bir şey yazardım diye düşünüyordum ve birkaç sayfalık bir önsöz yazmıştım. Sonra bu yazdığımdan soğudum. Çünkü okuyucu zaten bu romana ulaştıysa ona güvenmem gerektiğini düşünüyorum ve bu yüzden gereğinden fazla açıklayıcı cümlelere yer vermiyorum. Bu önsözü tamamen silip sadece, olursa, teşekkür kısmı yapıp önsöz yerine tek cümlelik bir şey yazasım var. O da “Bu roman okuyucusuna güveniyor.” şeklinde bir şey olur maksimum. Kötü bir fikir mi?


The Invite, dir. Olivia Wilde

Mikro jest mi denir, bilemiyorum. Mesela romanda bunlardan bolca var. Bu jestler aslında karakterlerin durumları, başkalarına olan yaklaşımları ve samimiyetleri konusunda çok fazla şey anlatıyor. Bunları tutuyorum. Çünkü diyalogla anlatılacak şeylerden çok daha tatlı, çok daha olgun duruyorlar. Ayrıca yine okuyucuya keşfedeceği bir alan açmış oluyor çünkü bilgiyi doğrudan vermiyor. 

İnsan kendine de her zaman yüzde yüz dürüst olamaz. Bazı şeyleri kaçamak şekilde tutmayı içgüdüsel olarak yapar. Bu biraz kaçış içgüdüsünden geliyor. Romanın ciddi bir kısmının birinci şahısla yazıldığını gören okuyucunun da bunun farkında olması gerekiyor. 

Bu birkaç yerde tetikleniyor. Bunlardan biri, karakterlerin ortak yaşadıkları bir anının farklı şekillerde anlatılması. Aslında geçmişe yönelik anıların zamanla her insanda aynı kalmadığı ve farklı hatırlandığı önce bir gösteriliyor. Bunun ötesinde narratif olarak da okuyucuyu şüpheye düşürecek bir durum kullanılıyor. 

Örneğin Duygu üzerinden bakacak olursak; Duygu, romanda hiçbir zaman farklı karakterler arasında görmediğimiz, sadece İrge’nin konuştuğu bir karakter. Ama ilginç olan şey uzun monologları. Normalde birinci şahısla anlatılan kısımlarda bu kadar uzun monologlar olmaz. Çünkü diyalog yapısını bozar. İrge’nin kısımlarında Duygu’nun, İrge’nin duygularına paralellik oluşturacak şekilde anılarını ve çatışmalarını anlatması mutlaka okuyucuda “Acaba İrge, kendisi üzerinden anlatmak istemediklerini Duygu ile mi anlatmak istiyor?” şüphesini oluşturacaktır. Özellikle de karakterin ismi Duygu iken. 

Diğer yanda Cem’in sakladığı anıları ve temkinli adımları yine dürüstlüğü konusunda sorular oluşturacaktır. Ama finalde aslında bu soruların ve şüphelerin bir öneminin olmadığı yine hatırlatılacak.

Inglourious Basterds, dir. Quentin Tarantino

İrge ve Cem romanın ilk bölümünde doğrudan anlatılırken, diğer karakterlerin dahil oldukları yerlerde farklı bir teknik kullanılması da yine özenle kurduğum şeylerden biri. Burada geciktirim (retardation) kullanılıyor. Normalde bu, merakı veya gerilimi artırmak için kullanılır. Inglourious Basterds’ın açılış sahnesi bunun iyi bir örneği olarak gösterilir. 

Hans Landa ile çiftçi konuşurken evin altında saklanan Yahudi aileyi görürüz. Hans’ın zeki bir karakter olduğunu ve saklanan aileyi fark ettiğini de ilk dakikalarda anlarız. Buna rağmen sahne bir on beş dakika daha uzar çünkü gerilimi artırmak ve şiddet patlamasının etkisini doruğunda yaşatmak ister. Ve burada yine ismini bilmediğimiz kız karakter sonrasında büyümüş hâliyle hikâyeye dahil olur. Bu iyi bir kullanım. Hitchcock buna bomba kuralı diyor. Ama bunlar bir gerilimi veya merakı tırmandırmak ve sonrasında doruk noktasında sonlandırmakla alakalı. Benim kullanımım ise bakışı değiştirmekle ilgili. 

Örneğin Ahmet (böyle bir karakter romanda yok) kötü bir insan diyorum size. Ahmet artık kötü biridir. Ahmet’in ismini anarak bahsedeceğim olaylar ve eylemler de artık “Bakalım kötü ne yapacak?” beklentisiyle şekillenir. Ama “Birisi iyi bir şey yaptı, gerçekten iyi bir şey ve onun ismi Ahmet.” dediğimde bakış değişir. İlk başta kötü biri olduğu söylenmişti. Sonra tanımadığımız biri iyi bir şey yaptı ve ismi Ahmet’miş. Veya çekmeceyi açtı, silahı aldı ve beline taktı. Gece yarısı sokağa çıktı, arabasına ses çıkarmadan bindi. Kapıyı da yavaşça kapattı. Gözündeki ciddiyet ve soğuklukla sürmeye başladı. Telsiz çağrısıyla dikkati dağıldı ve acil destek gerektiğini duydu. Buna bakınca polis demedim bile. Ama başlangıçta sanki bir cinayete gidecekmiş gibi başlayan bir metin, gece vakti bir polisin göreve çıkmasına dönüştü. Üstelik “polis” kelimesi geçmedi bile. Bu anlatım bence daha immersive bir anlatım. Bu yüzden bir karakter ortaya çıkmadan önce onu sosyal etkisiyle, hissiyatıyla ve görsel yanıyla göstermek, sonra tanımlamak bu romanda sıkça karşılaşılacak bir şey.

Bazen çok ufak şeyler bile bir bütünün oluşması açısından önem arz ediyor. Geometrik benzerlikler. Özellikle üçgen üzerinde. Üçgen benler, üçgen çatı, üçgen dizilim... 

Sahne paralelliklerini tutuyorum. Örneğin Cem farklı bölümlerde alan açar, diğer karakterleri yalnız bırakır. Burada açılan alan sadece karaktere değil, aynı zamanda okuyucuyadır. Bir yanda görsel tekrarlar devam ederken, diğer yanda Hemingway gibi okuyucuya alan bırakılır.

Twin Peaks, dir. David Lynch

Yabancı yayınevlerine de bakmaya başladım. Burada İrlanda ve İngiltere ana hedefim. Bu ülkelerde doğrudan yayınevine kitap başvurusu yapmak diye bir şey yok. Ajanslara başvuruyorsunuz. Bu ajanslarda da kendi alanlarında çalışan editörler var. Onlar değerlendiriyor, gerekli gördükleri durumda tam dosyayı istiyor ve beğendiklerini yayınevlerine iletiyorlar. Bu ajansları ve editörleri bayağı araştırdım. Birkaç isim buldum. Hatta bir tanesinde ondan fazla dilde okuyucuları da vardı. Bir umut mail atıp sordum. Ama ne yazık ki Türkçe okuyucuları yokmuş. Yine de memnuniyetle İngilizce sample kabul edeceklerini söylediler. Türkiye'deki yayınevleri basit bir maile bile dönmüyorken yabancıdan dönüş almak da işin ironik kısmı. Burası RCW bu arada. En iyi ajanslardan birisi ve yaptığım araştırmada burayı 1 numaralı sıraya koymuştum. Debut bir romana böyle bir yer tarafından şans verilmesi muhtemelen on binde birdir ama yine de deneme isteğim var. Bunlar genellikle ilk 10 bin kelimeyi istiyorlar. O yüzden romanın bu kısmının güzel bir şekilde çevrilmesi, hatta bazı yerlerin yeniden yazılması gerekebilir. Çünkü çeşitlilik göstermek için ilk 10 bin kelimeye en azından iki bölümün sığması şart. 

Çeviri kim tarafından yapılacak, bu da elbette bir soru. Aklımda iyi bir çevirmen var. Fakat normalde yaptığı çeviriler İngilizceden Türkçeye. Daha önceden Türkçeden İngilizceye bir roman çevirmişliği yok bildiğim kadarıyla ama üstesinden gelebilir gibi geliyor. Beraber bir çeviri yapmamız, ardından da İngiliz birinin kontrolünden geçmesiyle bu iş halledilebilir gibi geliyor.


Yorumlar

Popüler Yayınlar