Roman Yazmayı Denemek 117
| La Grazia, dir. Paolo Sorrentino |
Son zamanlarda aklımda bir fikir daha var. Normalde 'Roman Yazmayı Denemek' serisi benim bir romanı tamamlamaya çalışırken debelenmelerim hakkında; ne yazdığım hakkında değil. O yüzden dağınık ve takip edilmesi zor bir bilinç akışına dönüşebiliyor. Şu an ilk bölümlere baksam eminim ki bugün farklı olan çok fazla şey bulurum. Bilerek mümkün olduğunca romandan alıntı yapmıyorum veya hikayeyi detaylandırmıyorum. Çünkü yıllar içinde bazı şeylerin değişebileceğini az çok tahmin edebiliyordum. Aklımdaki fikir; neyi neden yazdığımı ve yıllar içerisinde nasıl değişime uğradığını açıkladığım bir seri yapmak. Ama bu seri, YouTube'a yüklediğim bir ses kaydı serisi olabilir. Şu an yapmıyorum çünkü bunu yapmam için önce romanı bitirmem gerekecek; diğer türlü anlamlarını kaybederler. Eğer kitap biterse, kitaptaki her bölüm için bir ses kaydı alarak son versiyondan geriye doğru şekillenişini anlatmak istiyorum.
Yazmaya başlamadan önce ve yazma sürecinde, daha önceden hiç okumadığım, ismini bile duymadığım yazarların kitaplarını okudum. Bu noktada bugün saydığımda, bu romanların sayısının 40'ı aştığını gördüm. Tek bir roman yazmak için okunmuş kırktan fazla roman... Büyük bir çoğunluğu kadın yazarlardan oluşan bu romanların da elbet bir etkisi oldu. Eleştirel bir yapım var, doğuştan geliyor bu; kaçınılmaz. Bu yüzden neleri iyi yaptıklarını, neleri yapamadıklarını görmek benim için incelenesi bir konuydu.
![]() |
| Nichiyobi wa Owaranai, Yōichirō Takahashi |
Test okuyucularından ilk yorumlar gelmeye başladı. Son yazının üstüne test okuyucu sayısını dört kişiden altı kişiye çıkarmıştım. İki kişi tüm ilettiklerimi bitirdi (romanın yarısı), iki kişi ilettiklerimin yarısında, bir kişi sadece ilk bölümü bitirdi. Biri de henüz başlamadı ama o problem değil, zaten yeni ilettim. Uzun uzun yazılar geldi bu okuyuculardan. Farklı yerlerden farklı şeyler yakalamışlar. Bu çok hoş. İlk bölümden başlayan ve romanın sonuna kadar giden birçok hikaye parçası var. Bu yüzden sanki tek perdelikmiş gibi görünen olaylar asla öyle kalmıyor, katlanarak büyüyor. Ve bunlardan bazısı ilk bölümde fark edilmiş, bazısı da ilerleyen bölümlerde geriye yönelik fark edilmiş; 'Demek bu, bu yüzden anlatılmış.' gibisinden. Bu iyi bir şey çünkü herkesin odağı aynı değil, okuma tarzı aynı değil; çoğu insanın okurken paragraf atladığını da biliyorum. Bu aslında bizden bağımsız olarak beynimizin yaptığı bir şey. Alıştığı şeylerde aslında bilgiyi işlemeyi bırakıyor. Kitapta her zaman yeni lokasyonlar kullanmamın sebeplerinden biri de budur zaten. Bunu çok daha uçlarda yapan yazarlar da okumuştum geçmişte. İsmini hatırlamıyorum ama lisedeyken okuduğum bir bilim kurgu kitabında ana karakter yolda yürürken bir anda bir pırasaya basıyordu. Kitabı okurken bir an durup 'Ne okudum şimdi ben?' oluyorsunuz. Bu tarz tetikleyici anları iyi yazarlar kullanmayı bilir. Ben de mümkün olduğunca metaya kaymadan odağı tutmayı önemsedim.
Ortak noktalarda çok fazla pozitif yorumlar aldım. Hatta beklediğimden fazlaydı; bana pozitif yorum borçlu değiller sonuçta. Bunlardan biri, anlatımın ne kadar sinematik olduğu... Özellikle bazı kısımların film izliyor gibi hissettirdiği yönünde yorumlar geldi. Aslında hepsi aynı şeyi anlatıyorlar ama kimisi 'sinematik', kimisi 'film gibi', kimisi 'kafamda aşırı canlandı' şeklinde ifade etmiş. Blog yazılarının ilk bölümlerinden birinde bahsetmişimdir; anlatım tekniği olarak farklı şeyler denediğimden. Bunlardan birisi aslında sinemadaki 'one-shot' veya 'sequence shot' tekniğinin edebiyata nasıl uyarlanabileceği ile alakalıydı. Bu planlar öyle yazılmalıydı ki, sadece hareket eden bir kameranın kaydedebileceği fiziksel eylemleri, nesneleri ve mekansal geçişleri aktarabilecek şekilde olmalıydı. Kamera pan yapar, kamera tracking shot yapar; mesele bunun nasıl uyarlanabileceği. Yoksa Hemingway'den beridir gelen 'Iceberg Theory' (Buzdağı Teorisi) gibi birçok yöntem var. Hemingway sadece eylemsel ve diyalog üzerinden gitmeyip okuyuculara alan açarak çıkarımlarda bulunmasını sağlıyordu ama bunu bir sinema bakış açısıyla yapmıyordu.
Ben, sinemayı çok seven birisi olarak bu bakış açısıyla o eski yöntemleri yeniden yorumladım ve metodik olarak kullanmaya çalıştım. Örneğin beşinci bölümün sonu buna bir örnektir. Okuyucunun ilk kafasındaki görüntü 'establishing shot' olur; yani doğrudan konuya yönlendiren geniş bir açıdır bu. İkinci olarak 'tracking shot' gelir; konunun öznesi olarak karakterin ardına adeta fiziksel bir şekilde takılır ve onu takip ederiz. Sonra 'medium shot' gelir; karakterin beden dilini, yüzünü, ifadelerini görmeye başlarız. En sonda da bir 'close-up'... Sanki onun soluduğu havayı soluyormuşuzcasına dibindeyizdir artık. İnsanların okurken burada bilinçli olarak odak noktasının büyüklükten küçüklüğe doğru akışını fark etmesine gerek yok; ama his olarak bir farklılık hissedeceklerdir. Çünkü öncesi klasik bir yöntemle yazılıyorken böyle bir anlatıma olan o geçiş, işte o 'çok sinematik, film gibi' yorumlarını getirmeye başlıyor. Romanda bu şekilde yazılmış birçok sahne var.
Bir başka pozitif yorum karakterlerim içindi. Ana karakterlerimi okuyan herkes sevmiş, bu biraz şaşırtıcı oldu. Diğer karakterler için derinlemesine analiz kasanlar olmuş; bunlar da çok iyiydi. 'Şöyle davranıyor çünkü muhtemelen orada böyle düşünüyor' gibi gibi yorumları görünce bir mutlu oldum ne yalan söyleyeyim. Bir karakteri diyalog ile anlatmak dünyanın en kolay işidir. Ama davranışlarına odaklanıldığı zaman buradan anlamlar çıkarmak çok keyiflidir. Çünkü gizemi sen çözersin. Bu seni hikayenin aktif bir katılımcısı yapar; bunu okuyanlarda görmek beni çok mutlu etti.
Negatif olarak gelen yorumlar, hikayenin gidişatıyla ilgili kafada oluşan sorulardı: 'Bu bir lise draması mı olacak, bu bir yetişkinliğe adım atışın problemleri mi olacak, bu bir romantik roman mı olacak, bu bir trajik hikaye mi olacak? Nereye varacak?' Özellikle ilk iki bölümü bitirenlerden gelen yorumlardı bunlar. Çünkü insan, kafasında hızlıca bir kategoriye koymak istiyor hikayeyi. Burada birçok hikaye anlatıcısının, hikayenin ortasından veya sonundan bir sahneyi en başa koyduğunu görürüz. Bu aslında okuyucuyu tatmin etmek için yapılan bir şeydir. 'Evet, ben sana küçük bir odada başlayan bir hikaye anlatıyorum ama bak aslında sonunda böyle şeyler yaşanacak'ın gösterimidir o en başa koyulan bölümler. Ben böyle bir şey yapmıyorum. Okuyucunun tam olarak nereye gideceğini hiçbir şekilde bilmediği ve bilemeyeceği bir hikayeye katılmasını istiyorum. 'Ne olacak? Nereye gidiyoruz?' sorularının, kafa karışıklığı oluşturan sorular değil; romandaki karakterlerle beraber sordukları ortak sorular olmasını istiyorum. İlk iki bölümü geçen okuyucular bu soruları atlattılar ve akışa kapılıp sonraki kısımları hızlıca bitirdiler.
![]() |
| Toprak Razgatlioglu, MotoGP |
Mayıs ayı ile birlikte MotoGP'nin Avrupa'daki yarışları başladı. Bu ara onları takip ediyorum. MotoGP'yi zaten severdim, bu sene Toprak'ın gelişi ile birlikte sıralama turlarını bile izler oldum. Yamaha'nın motoru çok kötü, hala prototip gibi davranıyor ama yapacak bir şey yok. Çoğu zaman 'Gridin en kötü motoru olmasaydı Toprak neler yapabilirdi?' diye hayal kuruyoruz ama en kötü motorla bile geliştiğini görüyoruz. Yamaha'dan bir Aprilia'ya veya KTM'ye geçerse (Ducati sanmıyorum, onlar kendi pilotlarını alır) mükemmel şeyler izleyeceğiz. F1 hiç keyif vermiyor. Yine izliyorum ama bu sene, geçen seneye kıyasla daha da kötü.
Oyun olarak Death Stranding 2'yi bitirdim. Muhtemelen Kojima bu oyunu yaparken kimse ona 'dur, hayır' dememiş; çünkü her şeyi kafasına göre yaptığı çok belli. Bir noktada gerçekten bırakmayı düşündüm ama neyse ki oyunun son birkaç saati iyiydi. 30 saatlik bu oyunun gerçekten özendiğini hissettiğim kısmı, sadece son birkaç saatlik kısmıydı. Woodkid'in müziklerini çok iyi kullanmış. Güzel sahneler yapmış ama sürekli 'Ben MGS'yi arkada bıraktım' diyen biri için hala MGS'ye göndermeler yapması bana garip geliyor.
Bu şekilde bitirmiş olayım bu yazıyı.



Yorumlar
Yorum Gönder