Roman Yazmayı Denemek 117

 

Hamnet, dir. Chloé Zhao

İnsanlar nasıl yazıyordu 500 sene önce? Bazen çok tuhaf geliyor. Kaynakların sınırlı. Kağıt gerekiyor, mürekkep gerekiyor. Zaman problem çünkü ışık lazım. Gece yazmak istediğinde mum gerekli, bu da bir kaynak. Mümkün olduğunca az hatalı yazman gerekiyor. Mesela ben sürekli versiyon kopyalıyorum uygulama geliştirir gibi. V1, v2, v2.1, v3.3 diye gidiyor. Bazen sadece paragrafta birkaç cümleyi değiştirmek için yapıyorum bunu; sesli okurken nasıl olacak diye. 'Hoşuma gitmedi, bir daha dene' şeklinde. Bunu 500 sene önce yapacak olsam kafamda yeniden ve yeniden yazmam gerekirdi. Bunu yapmak için diğer her şeyi boş vermek gerekirdi. Bu yüzden kendinden bile vazgeçmen gerekir. O yüzden ne kadar sancılı bir süreç olduğunu hayal bile edemiyorum.

Any Love of Any Kind, Woodkid

Bahçıvan tipi bir yazar olduğumu da düşünmüyorum. Bu noktada belki açıklamam gerekir: Bazı yazarlar kendini bahçıvan veya mimar olarak tanımlar. Bunlara eş anlamlı olarak da yine en çok Plotters ve Pantsers (Plancılar ve Doğaçlamacılar) kullanılır. Aslında aynı şeye denk geliyorlar. Bir taraf hikayeyi yazarken keşfeder, önceden planladıkları olay örgüleri yoktur. Temel vardır ve hikaye de karakterler de zaman içerisinde bu temel üzerinde şekillenir. Diğer taraf ise yazacağı hikayede daha taslak aşamasında her şeyi planlamıştır. Hangi karakter nerede girer nerede çıkar, olayların sebep-sonuçları, final... Bunların hepsi belirlenmiştir ve hikayedeki her şey bu önemli noktalara hizmet eder. George R.R. Martin ile popülerleşti bu konu; o kendisini bahçıvan olarak tanımlamıştı. Murakami yine sezgisel bir yazar. Hatta onu yazmaya teşvik eden şeylerden biridir ertesi gün ne yazacağını bilmemek. Patrick Rothfuss yine bir bahçıvandır. Eğer mimar olsa çoktan bitirmişti Kralkatili serisini. Mimar tarafta Brandon Sanderson bir mimardır; günümüzün önemli bir fantastik edebiyat temsilcilerinden olarak. Bunu Sissoylu'da çok net olarak görürüz. Hikayeye başlamadan önce şemalar çizer, Excel'de büyüleri tanımlar vs. Vizyonu çok nettir. Asimov ve Kazuo Ishiguro çoğunlukla mimar yazarlardır. Proust, Kayıp Zamanın İzinde'yi yazarken finali daha ilk kitabı yazarken planlamıştı.
 
La Grazia, dir. Paolo Sorrentino
  
Geriye dönüp yazdığım blog yazılarını detaylıca okumadım ama eminim ki şu zamana kadar şu kadar bölümü bitirmeye çalışacağım demişimdir. Derim ben. Ama plana uymadığı bariz ortada. O yüzden bu konularda güvenilir olmadığım da net. Zaten 114'ün Patrick Rothfuss hakkında olma sebebi buydu. Genelde yazılım-oyun için kullanılıyor ama eminim diğer tüm yaratıcı süreçlerde de development hell kullanılıyordur. Buna giren süreçlerin %99'unun patladığını görüyoruz, kaçınılmaz. O yazıyı yazarken Rothfuss'u bilerek hatırlamak istedim çünkü bu durumda kalmak istemiyorum. Eskiden daha rastgele çalışıyordum. Özellikle ilk yazmaya başladığımda. Hikaye evet belli, karakterlerin hepsi daha romana başlanmadan tasarlandı; bir sürü not, taslak var ama disiplin yoktu. Bir gün 2. bölüme bir şey yazıyorum, bir gün 6. bölüme bakıyorum, bir gün 4. bölüme, bir gün 9'a... Bir de Ocak ayındaki bilgisayarımın yanması ile birlikte her şey değişti. Üç hafta farklı yerlerdeki yazıları toparlamak ile geçti. Ara ara hala 'Eğer her şeyi kaybetseydim ne yapardım?' diye düşünüyorum. Yazılarımı toparlarken notlarımı tekrar gözden geçirdim. Aldığım tüm notları uygulamadım veya bazı kısımlar benim için hala tam tatmin edici seviyede değil; ama zamanla veya yeni şeyler okuyarak bu seviyeye getiremeyeceğimi anlayabilecek kadar yıllar geçirdim. 
 
Normalde tekrardan vaat vererek yazacaktım bu bölümü. 'Şu tarihe kadar bunu yapsam, sonra şu olsa' diye ama bunu daha önceden defalarca yaptığımı hatırlıyorum. Bu yüzden bir tarih veremeyeceğim. Fakat şunu söyleyebilirim: Roman toplamda 70-72 bin kelime arasında olacak ve 42 bin kelimelik kısım bitmiştir. Burada 'yazılacak 30 bin kelime var' gibi anlaşılmasın; zaten yazdım ama revize etmem, tekrar gözden geçirmem ve en azından kendim için tatmin edici bir seviyeye getirmem gerekiyor. Bu; bazı kısımları yeniden yazmam, bazı paragrafları değiştirmem anlamına geliyor. Fakat bitişi görebiliyorum. En azından eskiye kıyasla çok daha yakınım. 
 
Con Moto, Hania Rani

Son zamanlarda aklımda bir fikir daha var. Normalde 'Roman Yazmayı Denemek' serisi benim bir romanı tamamlamaya çalışırken debelenmelerim hakkında; ne yazdığım hakkında değil. O yüzden dağınık ve takip edilmesi zor bir bilinç akışına dönüşebiliyor. Şu an ilk bölümlere baksam eminim ki bugün farklı olan çok fazla şey bulurum. Bilerek mümkün olduğunca romandan alıntı yapmıyorum veya hikayeyi detaylandırmıyorum. Çünkü yıllar içinde bazı şeylerin değişebileceğini az çok tahmin edebiliyordum. Aklımdaki fikir; neyi neden yazdığımı ve yıllar içerisinde nasıl değişime uğradığını açıkladığım bir seri yapmak. Ama bu seri, YouTube'a yüklediğim bir ses kaydı serisi olabilir. Şu an yapmıyorum çünkü bunu yapmam için önce romanı bitirmem gerekecek; diğer türlü anlamlarını kaybederler. Eğer kitap biterse, kitaptaki her bölüm için bir ses kaydı alarak son versiyondan geriye doğru şekillenişini anlatmak istiyorum.

Yazmaya başlamadan önce ve yazma sürecinde, daha önceden hiç okumadığım, ismini bile duymadığım yazarların kitaplarını okudum. Bu noktada bugün saydığımda, bu romanların sayısının 40'ı aştığını gördüm. Tek bir roman yazmak için okunmuş kırktan fazla roman... Büyük bir çoğunluğu kadın yazarlardan oluşan bu romanların da elbet bir etkisi oldu. Eleştirel bir yapım var, doğuştan geliyor bu; kaçınılmaz. Bu yüzden neleri iyi yaptıklarını, neleri yapamadıklarını görmek benim için incelenesi bir konuydu.

Nichiyobi wa Owaranai, Yōichirō Takahashi

Test okuyucularından ilk yorumlar gelmeye başladı. Son yazının üstüne test okuyucu sayısını dört kişiden altı kişiye çıkarmıştım. İki kişi tüm ilettiklerimi bitirdi (romanın yarısı), iki kişi ilettiklerimin yarısında, bir kişi sadece ilk bölümü bitirdi. Biri de henüz başlamadı ama o problem değil, zaten yeni ilettim. Uzun uzun yazılar geldi bu okuyuculardan. Farklı yerlerden farklı şeyler yakalamışlar. Bu çok hoş. İlk bölümden başlayan ve romanın sonuna kadar giden birçok hikaye parçası var. Bu yüzden sanki tek perdelikmiş gibi görünen olaylar asla öyle kalmıyor, katlanarak büyüyor. Ve bunlardan bazısı ilk bölümde fark edilmiş, bazısı da ilerleyen bölümlerde geriye yönelik fark edilmiş; 'Demek bu, bu yüzden anlatılmış.' gibisinden. Bu iyi bir şey çünkü herkesin odağı aynı değil, okuma tarzı aynı değil; çoğu insanın okurken paragraf atladığını da biliyorum. Bu aslında bizden bağımsız olarak beynimizin yaptığı bir şey. Alıştığı şeylerde aslında bilgiyi işlemeyi bırakıyor. Kitapta her zaman yeni lokasyonlar kullanmamın sebeplerinden biri de budur zaten. Bunu çok daha uçlarda yapan yazarlar da okumuştum geçmişte. İsmini hatırlamıyorum ama lisedeyken okuduğum bir bilim kurgu kitabında ana karakter yolda yürürken bir anda bir pırasaya basıyordu. Kitabı okurken bir an durup 'Ne okudum şimdi ben?' oluyorsunuz. Bu tarz tetikleyici anları iyi yazarlar kullanmayı bilir. Ben de mümkün olduğunca metaya kaymadan odağı tutmayı önemsedim.

Ortak noktalarda çok fazla pozitif yorumlar aldım. Hatta beklediğimden fazlaydı; bana pozitif yorum borçlu değiller sonuçta. Bunlardan biri, anlatımın ne kadar sinematik olduğu... Özellikle bazı kısımların film izliyor gibi hissettirdiği yönünde yorumlar geldi. Aslında hepsi aynı şeyi anlatıyorlar ama kimisi 'sinematik', kimisi 'film gibi', kimisi 'kafamda aşırı canlandı' şeklinde ifade etmiş. Blog yazılarının ilk bölümlerinden birinde bahsetmişimdir; anlatım tekniği olarak farklı şeyler denediğimden. Bunlardan birisi aslında sinemadaki 'one-shot' veya 'sequence shot' tekniğinin edebiyata nasıl uyarlanabileceği ile alakalıydı. Bu planlar öyle yazılmalıydı ki, sadece hareket eden bir kameranın kaydedebileceği fiziksel eylemleri, nesneleri ve mekansal geçişleri aktarabilecek şekilde olmalıydı. Kamera pan yapar, kamera tracking shot yapar; mesele bunun nasıl uyarlanabileceği. Yoksa Hemingway'den beridir gelen 'Iceberg Theory' (Buzdağı Teorisi) gibi birçok yöntem var. Hemingway sadece eylemsel ve diyalog üzerinden gitmeyip okuyuculara alan açarak çıkarımlarda bulunmasını sağlıyordu ama bunu bir sinema bakış açısıyla yapmıyordu. 

Ben, sinemayı çok seven birisi olarak bu bakış açısıyla o eski yöntemleri yeniden yorumladım ve metodik olarak kullanmaya çalıştım. Örneğin beşinci bölümün sonu buna bir örnektir. Okuyucunun ilk kafasındaki görüntü 'establishing shot' olur; yani doğrudan konuya yönlendiren geniş bir açıdır bu. İkinci olarak 'tracking shot' gelir; konunun öznesi olarak karakterin ardına adeta fiziksel bir şekilde takılır ve onu takip ederiz. Sonra 'medium shot' gelir; karakterin beden dilini, yüzünü, ifadelerini görmeye başlarız. En sonda da bir 'close-up'... Sanki onun soluduğu havayı soluyormuşuzcasına dibindeyizdir artık. İnsanların okurken burada bilinçli olarak odak noktasının büyüklükten küçüklüğe doğru akışını fark etmesine gerek yok; ama his olarak bir farklılık hissedeceklerdir. Çünkü öncesi klasik bir yöntemle yazılıyorken böyle bir anlatıma olan o geçiş, işte o 'çok sinematik, film gibi' yorumlarını getirmeye başlıyor. Romanda bu şekilde yazılmış birçok sahne var.

Bir başka pozitif yorum karakterlerim içindi. Ana karakterlerimi okuyan herkes sevmiş, bu biraz şaşırtıcı oldu. Diğer karakterler için derinlemesine analiz kasanlar olmuş; bunlar da çok iyiydi. 'Şöyle davranıyor çünkü muhtemelen orada böyle düşünüyor' gibi gibi yorumları görünce bir mutlu oldum ne yalan söyleyeyim. Bir karakteri diyalog ile anlatmak dünyanın en kolay işidir. Ama davranışlarına odaklanıldığı zaman buradan anlamlar çıkarmak çok keyiflidir. Çünkü gizemi sen çözersin. Bu seni hikayenin aktif bir katılımcısı yapar; bunu okuyanlarda görmek beni çok mutlu etti. 

Negatif olarak gelen yorumlar, hikayenin gidişatıyla ilgili kafada oluşan sorulardı: 'Bu bir lise draması mı olacak, bu bir yetişkinliğe adım atışın problemleri mi olacak, bu bir romantik roman mı olacak, bu bir trajik hikaye mi olacak? Nereye varacak?' Özellikle ilk iki bölümü bitirenlerden gelen yorumlardı bunlar. Çünkü insan, kafasında hızlıca bir kategoriye koymak istiyor hikayeyi. Burada birçok hikaye anlatıcısının, hikayenin ortasından veya sonundan bir sahneyi en başa koyduğunu görürüz. Bu aslında okuyucuyu tatmin etmek için yapılan bir şeydir. 'Evet, ben sana küçük bir odada başlayan bir hikaye anlatıyorum ama bak aslında sonunda böyle şeyler yaşanacak'ın gösterimidir o en başa koyulan bölümler. Ben böyle bir şey yapmıyorum. Okuyucunun tam olarak nereye gideceğini hiçbir şekilde bilmediği ve bilemeyeceği bir hikayeye katılmasını istiyorum. 'Ne olacak? Nereye gidiyoruz?' sorularının, kafa karışıklığı oluşturan sorular değil; romandaki karakterlerle beraber sordukları ortak sorular olmasını istiyorum. İlk iki bölümü geçen okuyucular bu soruları atlattılar ve akışa kapılıp sonraki kısımları hızlıca bitirdiler. 

Toprak Razgatlioglu, MotoGP

Mayıs ayı ile birlikte MotoGP'nin Avrupa'daki yarışları başladı. Bu ara onları takip ediyorum. MotoGP'yi zaten severdim, bu sene Toprak'ın gelişi ile birlikte sıralama turlarını bile izler oldum. Yamaha'nın motoru çok kötü, hala prototip gibi davranıyor ama yapacak bir şey yok. Çoğu zaman 'Gridin en kötü motoru olmasaydı Toprak neler yapabilirdi?' diye hayal kuruyoruz ama en kötü motorla bile geliştiğini görüyoruz. Yamaha'dan bir Aprilia'ya veya KTM'ye geçerse (Ducati sanmıyorum, onlar kendi pilotlarını alır) mükemmel şeyler izleyeceğiz. F1 hiç keyif vermiyor. Yine izliyorum ama bu sene, geçen seneye kıyasla daha da kötü. 

Oyun olarak Death Stranding 2'yi bitirdim. Muhtemelen Kojima bu oyunu yaparken kimse ona 'dur, hayır' dememiş; çünkü her şeyi kafasına göre yaptığı çok belli. Bir noktada gerçekten bırakmayı düşündüm ama neyse ki oyunun son birkaç saati iyiydi. 30 saatlik bu oyunun gerçekten özendiğini hissettiğim kısmı, sadece son birkaç saatlik kısmıydı. Woodkid'in müziklerini çok iyi kullanmış. Güzel sahneler yapmış ama sürekli 'Ben MGS'yi arkada bıraktım' diyen biri için hala MGS'ye göndermeler yapması bana garip geliyor. 

Bu şekilde bitirmiş olayım bu yazıyı.

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar