2025’te Bana Eşlik Eden Albümler


Beni tanıyanlar bilir; oldum olası kıyıda köşede kalmış, kendine has müziklerin peşindeyimdir. Her ay interneti tarayarak yeni çıkanları takip eder, özellikle modern klasik ve elektronik gibi favori türlerimde henüz keşfedilmemiş bir albüme denk geldiğimde adeta bir cevher bulmuş gibi sevinirim.
 
Bir albümü benim için değerli kılan iki temel unsur var: Birincisi zihnimde canlandırdığı hayaller, ikincisi ise ne kadar özgün bir duruş sergilediği. Özgünlükten kastım ise alışılmışın dışında ses paletleri ve yaklaşımlar duyabilmek. Seslerin kolayca manipüle edilebildiği günümüzün elektroakustik çağında, yeni tınılar peşinde koşan ve farklı bir şey denemeye cesaret eden müzisyenlere, ortaya nitelikli bir iş koydukları sürece her zaman büyük saygı duyarım.
 
Sevdiğim bu albümlerin kaydını uzun zamandır kendim için tutuyordum, ancak bu arşiv şimdiye dek oldukça dağınıktı. Bu listeyi, işte bu dağınıklığı toparlamak ve düzenli bir kayıt oluşturmak amacıyla hazırlıyorum. Albümleri belirli bir sıraya koymayacağım; bunun yerine ara sıra bazı parçaların altını çizecek ve bu albümleri neden sevdiğimi açıklamaya çalışacağım.

Nau Leone - All We Have Is Now


Nau Leone’nin CAMBIO albümü en sevdiğim elektronik müzik albümlerinden birisidir. Çünkü benim en sevdiğim iki müzik türünü (elektronik ve modern klasik) türlerini bir arada içeriyor ve bunu mükemmel şekilde bir araya getiriyor. All We Have Is Now ise çok farklı bir şekilde etkileyici bir albüm. Nau Leone’ye geçtiğimiz yıllarda beyin tümörü teşhisi konuldu, bu albüm de bunun yansımasını içeriyor. Albümün isminden de anlaşılacağı gibi, "Sahip Olduğumuz Tek Şey Şimdi" felsefesi, 12 parçalık bu eserin ana temasını oluşturuyor. Bu yüzden albümde çok fazla karamsar ve belirsizlik hissiyatı taşıyan parçalar mevcut. Ama diğer yandan tüm şarkılar da karamsar değil. Low Lights veya Life Is Beautiful gibi parçalar da yine Nau’nun eski müziklerindeki enerjik ve umut duygularına sahip. Albümü baştan sona dinlediğinizde önce bir karamsarlık, çöküş ama ayakta durma ve direnme gibi duygulardan duygulara geçiş yapıyorsunuz. Tüm bunlar sıradan bir elektronik müzik albüm olmanın dışına çıkartıp meditatif ses manzaralarına sürüklüyor. 



Jess Gillam - PRISM Vol.1 ve Vol.2 


Son yıllarda dinlediğim saksafoncular arasında Jess Gillam'in yeri apayrı. Özellikle Ólafur Arnalds'ın "saman" isimli eserine getirdiği yorum, geçtiğimiz yıl defalarca başa sarıp dinlediğim bir parçaydı. Orijinalini birkaç kez dinlemiş olmama rağmen Jess Gillam'ın bu olağanüstü uyarlamasını yüzlerce kez dinledim. "PRISM" albümü ise onun müzik türleri arasındaki sınırları nasıl erittiğinin adeta bir kanıtı. Albümde, Ólafur Arnalds gibi modern bestecilerden Lera Auerbach gibi çağdaş klasikçilere, hatta Liszt gibi romantik dönemin devlerine uzanan geniş bir yelpazede sanatçıların eserlerini ustalıkla yeniden yorumluyor. Bu aranjmanların, saksafon müziğine mesafeli dinleyicileri bile büyüleyebilecek bir güce sahip olduğunu düşünüyorum. Her bir parça, duygusal bir yolculuğa çıkmak için birebir eserler.


Daniel Herskedal - Movements of Air


Daniel Herskedal 2024’ün en çok dinlediğim müzisyeni. Bir tubacının bir yıl boyunca nasıl hala en çok dinlediğim müzisyen olduğuna şaşırıyorum. Bu nasıl bir ustalıktır, bu nasıl bir derinleştirmedir. Tek başına tubayı bir solo enstrüman olarak kullanabiliyor ve bunu hiç hayal edemeyeceğim şekilde lirik ve yumuşak tonlara sahip müzikler besteleyerek yapıyor. Bu kadar bass tonlara sahip bir enstrüman ile bu kadar duygusal, resmen zarafet içeren eserler yapmayı inanılmaz bir başarı olarak görüyorum. Diğer yandan Norveç’li olmasından kaynaklı o İskandinav müzisyenlerindeki hüzünlü, içe dönük havayı da müziklerinde görüyoruz. Ama hepsi karamsar değil. Movements of Air bence en iyi albümü değil ama yine çok başarılı bir albüm. Tıpkı son dönemdeki bir çok iyi bağımsız müzisyen gibi Daniel’in de bu albümü daha iyi bir gelecek arayışı ve barış gibi evrensel mesajları tema ediniyor. 


Thrupence - Empty Maps


Jack Vanzet son yıllarda keşfettiğim bir müzisyen. Thoughts albümü ile çok hızlı bir şekilde etkilemişti beni. Yetenekli bir müzisyen olmasının yanı sıra aynı zamanda bir ressam. Yaptığı müziklerde de sadece işitsel değil, görsel bir kimlik katmaya çalıştığını da hissediyorum. Piyano melodileri, doğa ses kayıtları, cızırtılı plak kayıtları-samplelar, orijinal beat ve bas kayıtları ile harika atmosferler oluşturuyor.  Her ne kadar bazı müzikleri Bonobo gibi müzisyenlere benzese de melankolik yanı ve farklı tarzlarda ürettiği müzikler onlar özel bir yere koymama sebep oluyor. Empty Maps, melankolik ve hüzünlü yanını bolca içeriyor. Organik ve elektronik sesleri çok iyi bir şekilde harmanlıyor. Duygusal, derinlikli ve ustalıkla hazırlanmış bir albüm. Bir de bolca burukluk hissiyatı var. 



Nils Frahm - Night


Nils Frahm, minimalist albümleriyle kendini defalarca kanıtlamış bir sanatçı. Bunun yanı sıra Victoria gibi birçok başarılı filme de etkileyici müzikler besteledi. Bu album ise tamamen solo piyano parçalarından oluşan en minimalist işlerinden biri. Asıl etkileyici olan ise solo bir piyano ile nasıl bu kadar derinlikli ve zengin tonlar elde edebildiği. Burada Frahm'ın ustalığının yanı sıra kullandığı piyanonun da çok önemli bir yeri var. Albümün özgün tınısının arkasındaki kilit unsurlardan biri, kaydın Berlin'deki tarihi Funkhaus stüdyosunda, ikonik Klavins M450 piyanosu ile yapılmış olmasıdır. Dünyanın en büyük dik piyanolarından olan M450, zengin ve derin rezonansıyla bilinir. İşte bu enstrüman ve mekan tercihi, albümün o eşsiz, yankılı ve melankolik tınısını yaratıyor. "Monuments" ve "Canton" gibi parçalar, bu melankolik tınılara harika örnekler.


Polaroit - How to Disappear


Polaroit yine son yıllarda bulduğum bir müzik ikilisi. İlk başta MEUTE ile birlikte yaptıkları bir single olan Verden ile keşfetmiştim, o zamandan beri de yeni çıkardıkları müzikleri takip ediyorum. 2025 yılında 2 tane EP çıkardılar bunlardan biri Found You diğeri de How to Disappear. Found You aslında biraz daha alışkın olduğumuz Ben Böhmer ve Nils Hoffmann tarzına benzerken How to Disappear çok daha melankolik bir albüm. Doğal olarak beni kendine daha çok çekiyor. Hatta yer yer örneğin To Drift - To Stay parçasında sanki bir Max Richter dinliyor gibi hissediyorsunuz. Yaylı çalgıların organik ve duygusal zenginliği ustaca harmanlıyor. Bu birleşim, dinleyiciye hem içsel bir yolculuk hem de dans edilebilir bir ritim sunarak alışılmışın dışında bir deneyim vadediyor. Ayrıca Kuzey Denizi'nin gelgitlerinden ilham alan parçalar, bu coğrafyanın melankolik ve aynı zamanda dingin ruhunu notalara döküyor. Bu açıdan Kiasmos’u da anımsatmıyor değil. Bu ismini saydığım müzisyenlerden birini veya birkaçını seviyorsanız bu yılın dinlenmesi gereken EP’lerinden birisi.



ABBOTT - Elv


ABBOTT aslında az önce bahsettiğim How to Disappear albümüne katkı sağlayan isimlerden birisiydi. Bu EP de yine listemdeki minimalist modern klasik albümlerinden birisi. Çok yabancı gelmeyecek tınılara sahip, tema olarak kendini yansıtma, baba gibi konuları içeren bir albüm. Parçaların samimi, hafif ve yumuşak dokusu dinleyiciyi anında yakalarken, albüm bu sakin anlardan sinematik bir atmosfere doğru ustaca bir geçiş yaparak dinamik bir duygusal yelpaze sunuyor. Ancak bu EP'yi asıl özel kılan şey, müziği mekanla birleştiren bütüncül sanat anlayışıdır; tüm parçalar için Elbe Nehri'ndeki tarihi bir gemide çekilen performans videoları, müziğin melankolik ruhunu nehrin atmosferiyle birleştirerek "Elv"i sadece bir dinleme deneyimi olmaktan çıkarıp, bütünlüklü bir görsel-işitsel projeye dönüştürüyor.



Niklas Paschburg - Mexican Alps


Bu sene beni en çok şaşırtan albümlerden biri Mexican Alps oldu. Niklas Paschburg'a yaklaşık 8-9 yıl önce denk gelmiş ve genç yaşına rağmen ustaca piyano hâkimiyetine hayran kalmıştım. Birden fazla enstrümanı aynı anda katmanlı bir şekilde çalabilmesi ve bestesini icra ederken miksleyebilmesi, onun ne kadar üst düzey bir yetenek olduğunu zaten belli ediyordu. Mexican Alps ise sanatçının kariyerinde bir dönüm noktası ve muhtemelen son 10 yılda yaptığı en sıradışı albüm.

Ana enstrümanı piyano olan Niklas, bestelerinde sık sık akordeon gibi farklı enstrümanlara ve doğa seslerinden oluşan sample'lara yer verirdi. Ancak Mexican Alps'te piyanoyu neredeyse hiç kullanmıyor. Seyahati sırasında yolu Oaxaca'ya düşüyor ve burada piyano bulmanın imkansızlığı, bu kısıtlılığı onun için bir ilham kaynağına dönüştürüyor. Bu durum, albümün ses paletini zenginleştirerek elektronik dokulara, atmosferik örneklere ve yenilikçi enstrümantasyona daha fazla alan açıyor.

Albüm aynı zamanda Meksika'nın kültürel dokusundan da derinlemesine besleniyor. Özellikle meşhur "Día de los Muertos" (Ölüler Günü) festivalinin canlılığı, parçalardaki ritmik ve enerjik anlara ilham kaynağı olmuş. Doğanın görkemiyle bu kültürel mirasın birleşimi, Mexican Alps'i basit bir müzik albümü olmaktan çıkarıp dinleyiciyi farklı diyarlara taşıyan bir ses yolculuğuna dönüştürüyor. Albümün miksajının Gijs van Klooster tarafından Dolby Atmos için özel tasarlanmış bir stüdyoda yapılmış olması da bu işitsel deneyimi zirveye taşıyor. Kısacası, tam bir deneyim albümü.



Lido Pimienta - La Belleza


Lido Pimienta, yine alışık olmadığım kültürlerden biri olan Afro-Kolombiya halk tınılarını içeren ilginç bir albümle karşımda. Aslında bu yazıya başlarken orijinallik arayışında olduğumu söylemiştim; bu yüzden farklı kültürlerden gelen albümler bu içeriğin olmazsa olmazı. Pimienta genelde pop ve Afro-pop tarzında müzikler üretirken, bu albümde orkestra, koro ve yaylı–nefesli enstrümanlar (Medellín Filarmoni Orkestrası harikalar yaratmış) kullanıyor. Hem klasik unsurları hem de dembow ritmini bir araya getiriyor. Bu yönleriyle oldukça ilginç bir albüm. Üstelik sadece 28 dakikalık çok kısa bir çalışma olmasına rağmen yoğunluğu oldukça yüksek. Dinleyicide kolayca kategorize edilemeyen, sürprizlerle dolu, katmanlı bir deneyim sunuyor. “Tengo Que Ir” ve “Busca La Luz” parçaları arka arkaya harika bir akış yakalıyor. Ara sıra hâlâ “Busca la luz!” diye bağırasım geliyor.



Grandbrothers - Elsewhere


Elsewhere, bu yılın sonlarında yayınlanan ve Grandbrothers’ın diskografisinde özel bir yer edinen son albüm. Her albüm çıkardıkları yıl, mutlaka en çok dinlediğim 20-30 albüm arasına giren Grandbrothers, bu albümle de geleneği bozmayacak gibi duruyor. Piyanoyu yalnızca bir enstrüman olarak değil, sesin sınırlarını zorlayan bir kaynak olarak kullanıyorlar. Analog synthesizer’lar, davul örnekleri, sample’lar ve çeşitli ses dokuları ile piyanoyu çevreleyip onu farklı bir evrene taşıyorlar. Albüm boyunca bu yeni ses katmanları arasında dolaşırken hem tanıdık bir Grandbrothers melodikliği hem de bambaşka bir enerji hissediliyor.

Bu eserlerin sahnede, canlı performanslarda nasıl evrileceğini gerçekten merak ediyorum. Çünkü Grandbrothers her konserde parçalarını yeniden inşa eden, doğaçlamaya yer açan bir ikili. Müzikleri stüdyoda ne kadar etkileyiciyse, canlıda bir o kadar organik ve büyüleyici olabiliyor. 

İkiliden birinin Türk olması (Erol Sarp) ise ayrı bir gurur. Ancak hâlâ Türkiye’de onları canlı dinleme şansım olmadı. Umarım çok yakında gelirler.



Kelly Moran - Dont Trust Mirrors


Kelly Moran, tıpkı Grandbrothers gibi "prepared piano" (hazırlanmış piyano) tekniğini kullanan sevdiğim müzisyenlerden biridir. Bu kavrama yabancı olanlar için kısaca açıklamak gerekirse; bu, piyanodan farklı tınılar, özellikle metalik ve perküsif sesler elde etmek için tellerin arasına vida, lastik gibi nesneler yerleştirme yöntemidir. Tekniğin öncüsü ise John Cage’dir. Grandbrothers bu yöntemi bilgisayar kontrollü elektromekanik çekiçlerle uygularken, Kelly Moran ise John Cage gibi geleneksel haliyle kullanıyor. Moran'ın "Don't Trust Mirrors" albümü, bu tekniğin kullanıldığı güzel örneklerden birisi olmuş.



Superpoze - Siecle


Superpoze, akustik enstrümanlarla elektronik altyapıları birleştiren ve genellikle melankolik atmosferler yaratan bir müzisyen. Önceki çalışmalarında elektronik sesler genelde daha ön plandayken, ‘Siecle’ albümünde akustik unsurların daha belirgin bir rol oynadığını görüyoruz. Albümün genel yapısını "kaos ve huzur" arasındaki dinamik gerilim olarak tanımlayabiliriz. Superpoze, bu zıtlığı yaratmak için sık sık beklenmedik yöntemler kullanıyor: Sakin bir piyano melodisi aniden keskin bir elektronik sesle bölünebiliyor ya da akustik bir akış devam ederken, arkadan gelen sentetik bir ses sürtünme hissi yaratarak öne çıkıyor. Bu durum, dinleyiciye özgün ve tahmin edilmesi zor bir dinleme deneyimi sunuyor. Albümdeki ritmik altyapı, bu kontrollü kaosun temelini oluşturuyor. Superpoze, parçalardaki sürükleyici ve net vuruşları sağlamak için Daft Punk, Aphex Twin ve The Chemical Brothers gibi isimlerin de sound'unun temelini oluşturan ikonik Roland TR-909'u kullanmış. Bu güçlü ritimler, üzerine inşa edilen piyano, yaylılar ve diğer akustik sesler için hem bir zemin hem de bir zıtlık unsuru yaratıyor.



Gabriel Olafs - Polar


Polar, birkaç açıdan ilginç bir albüm. Her şeyden önce, dinleyiciyi hayali bir dünyaya taşıyor: Balinaların şarkı söylediği ve insan yaşamının olmadığı donmuş bir gezegende geçiyor. Tabii ki bu buzlu dünya, sanatçının anavatanı İzlanda'dan derin izler taşıyor. Dalga sesleri, rüzgâr ve buzulların çatırdaması gibi birçok doğal sesin bolca kullanıldığı hissediliyor.

Bu özellikleriyle albüm, hayali bir kurgunun soundtrack'ı olarak da düşünülebilir ve bu yüzden bir film veya oyun müziği hissiyatı vererek dinleyiciyi güzel bir yolculuğa çıkarıyor. "Polar: Traveler's Log" ise bu kurgusal dünyadan günlük notları içeren sesli anlatımların yer aldığı bir versiyon. Hatta yakın zamanda Japonca seslendirmeli bir versiyonu da yayınlandı, dinlemenizi tavsiye ederim.



Nils Hoffmann - Everlight


Anjunadeep sahnesinde benim için öne çıkan isimlerden birisidir Nils Hoffmann. Normalde deep ve progressive house türlerine mesafeli olsam da, Lane 8, Ben Böhmer veya Yotto gibi sanatçıları ara sıra dinlerim. Ancak onların müziği bana daha çok dans pistinin kolektif coşkusuna ve canlı performansların dışa dönük enerjisine hizmet ediyor gibi geliyor.

Buna karşın, Nils Hoffmann, Eli & Fur ve CRi gibi isimler, daha kişisel ve içe dönük bir dinleme alanı yaratıyor. Onların eserlerinde incelikli bir melodi işçiliği ve katmanlı bir derinlik buluyorum. Bu yüzden bu parçalar, kod yazarken, çalışırken veya tempolu bir yürüyüş esnasında dikkatimi dağıtmadan bana eşlik eden güzel bir fon müzik oluyor. Tıpkı bu yazıyı yazıyorken bu albümdeki Fever In My Bones’u dinliyor oluşum gibi. Ayrıca bu listedeki en enerjik şarkıların da bu albümde olduğunu söyleyebilirim.



Liste şimdilik bu kadar, ama elbette aklımda çok daha fazlası var. Özellikle 2024'ün harika albümlerine de uzanmaya başlasaydım, bu listenin sonunu getirmek imkânsız olurdu. Bu yüzden 2025'i bir milat kabul edip bu listeyi her yıl güncelleyeceğim bir geleneğe dönüştürmek niyetindeyim.

 

Elbette bu listenin '2025'in En İyi Albümleri' gibi mutlak bir iddiası yok. Zaten belirli müzik türlerine odaklandığı ilk bakışta anlaşılacaktır; pop, rock veya metal gibi kulvarlar benim pek aşina olmadığım dünyalar. En başta da belirttiğim gibi, buradaki temel amacım kendi müzik evrenim içinde; hem türünün sınırlarını zorlayan, hem yıl boyunca en çok dinlediğim hem de prodüksiyon kalitesiyle öne çıktığını düşündüğüm işlere yer vermekti.














Yorumlar

Popüler Yayınlar