Roman Yazmayı Denemek 102

 

Sabahattin Ali

Twitter'da bir paylaşım gördüm. Genel olarak insanların linç edilebileceğini düşündüğü fikirleri paylaştıkları bir tweet idi. Sabahattin Ali, Tolkien, Joyce, Proust gibi bir sürü yazarın genel olarak kötülendiğini gördüm. Hatta bazıları "Kendisini de sevmiyorum." gibi yorumlarda bulunmuş. Benim ne yazık ki bu yazarın kendisi ile tanışma fırsatım olmadı. Ama eserlerini seviyorum. Neden kötülendikleri de ilgimi çekti. "Çöp yazar." ya da "Jose Saramago, pandemi döneminde ünlü oldu." gibi altı boş mesajları direkt geçiyorum. Çok fazla "sıkıcı" kelimesinin geçtiğini gördüm. Neyin sıkıcı olduğunu tartışmak çok zordur. Okuyanın deneyimlerinin dışında bir şey görememesi mi? Aksiyon mu yok? Aksiyon ise nasıl aksiyon? Karakter çatışmasının mı olmaması? Ya da mücadelenin yokluğu? Dili mi ağır? Çok fazla betimleme mi kullanıyor? Bu liste o kadar çok uzayabilir ki. Bir hikaye ne zaman sıkıcılığa düşmez? Hâlâ bilmiyorum. Diğer yandan bu bahsi geçen isimlerin eserleri günün sonunda ciddi sayıda insan tarafından seviliyor. Ne yalan söyleyeyim birkaç yazara özellikle baktım. Chekhov ya da Oscar Wilde diyen yoktu. Onlar bu testi geçmiş demek isterim ama sanırım onları çok fazla da öven olmadığı için etki-tepki meselesi olaraktan onlara karşı bir "sevmemeyi" belirtme isteği oluşmamış da olabilir.

Anton Chekhov

 Hemingway'in Yazma Üzerine derlemesinde şöyle bir yazısı var: "Birinci ağızdan öyküler yazmaya başladığında, insanların inanacağı kadar gerçekçi şeyler yazarsan okuyucular neredeyse her zaman yazdıklarının senin başından geçmiş olduğunu düşünür. Bu gayet doğal, çünkü o öyküleri uydururken onları anlatıcının başına gelmiş gibi yazman gerekir. Eğer bunu yeterince iyi kotarırsan, okuyucuyu da olayların kendi başından geçtiğine inandırabilirsin. Böylelikle asıl hedefine yaklaşır, öykünü her türlü gerçekliğin ötesinde gerçek kılarak okuyucunun yaşantısına dahil olmaya ve hafızasının bir parçası haline gelmeye başlarsın. Okurun öykü veya romanı okurken fark etmediği, ama ruhu duymadan hatıralarına ve deneyimlerine sızıp hayatının parçası haline gelen bazı şeyler olmalıdır." Belki de sıkıcı olmayı engellemenin yollarından birisi budur diye düşünüyorum. Yazdığım hikâyede birinci ağızdan bir anlatım yapmıyorum. Bu konu üzerinde çok düşündüm. Sadece inandırıcılığı arttırması açısından değil, ayrıca kolay da buluyorum birinci ağızdan hikâye yazmayı. Ama elim gitmiyor. Bir defa hikayenin yazana aitmiş gibi hissedilmesini istemiyorum. Hatta yer yer itici gelmesini istiyorum. Eylemlerinin sorgulanmasını, karakterle tartışılmasını istiyorum. Yer yer fazla çocukça, yer yer fazla soğuk, yer yer fazla yetişkin. En azından bir noktaya kadar böyle. Sonra... Sonrasında okuyucu ile birlikte yapısökümcülük yapacağız. Ana karakterimizi eleştireceğiz. Parçalara ayıracağız ve onu tekrardan birleştireceğiz. Hikâyenin akışında böyle bir şeyle karşılaşmak kurgu dışına çıkaran bir şey olur. Yapısökümcülük (deconstruction) bu yüzden genelde bir kurgunun içinde kullanılmaz. Felsefede, eleştiride ya da sosyolojik araştırmalarda görürürüz. Ben neden böyle bir şey yapmak istiyorum noktasında aklıma gelen tek şey bir deneyim sunmak, iyi bir deneyim bir sunacak mı bilmiyorum ama bana tatmin veriyor böyle bir şeyi yapmayı denemek. Kurguyu sadece bu şekilde de bozmayacağım. Anlatım dilini de değiştireceğim ama bu konuda şimdilik daha fazla detay vermeye gerek yok, çünkü daha oraları yazmaya başlamadım. Boş vakitlerimde yazmaya motive olursam oldukça hızlı ilerlerim diye düşünüyorum ama yatıyorum resmen.

Favori bestecim: Johann Johannsson

Yaklaşık 8 bin kelimeye gelmiş gibiyim. Dün bu yazıyı yazsaydım 9 bin diyecektim ama bazı yerler içime sinmediği için sildim. Hâlâ içime sinmeyen yerler de var. Bu ara yerli edebiyattan üç kitap bitirdim. Üçüncü kitap Mercan Alper'den Çember isminde bir öykü kitabıydı. Yazar hakkında hiçbir fikrim yoktu, gözümü kapatıp aldım diyebilirim. Olumlu ya da olumsuz bir önyargı olmadan bir şey okumak-izlemek benim için her zaman daha keyifli olmuştur. Bilinen bir yayınevinden çıkma bir kitap da değil. Kitapta eleştirebileceğim çok fazla şey vardı. Korkunç bulduğum paragraflar var. Yazarın kendisini çok belli ettiği paragraflar bunlar. Bunun dışında mantıksal olarak eleştirilmeye çok açık olan paragraflar da vardı. Alıntılayıp detaylaştırabilirim ama konudan uzaklaşmış olurum.

The Fire Within, dir. Louis Malle
Oslo, August 31st, dir. Joachim Trier

 Hemingway'den devam edeyim. F. Scott Fitzgerald'a 1929 yılında gönderdiği mektupta şöyle diyor: "Bir kitabın en iyi kısımları yazarın sadece tesadüfen kulak misafiri olduğu şeylerden de oluşabilir koca hayatının enkazından da." Kesinlikle kulak misafiri olduğum şeyleri koymayı düşünüyorum. Bu net bir şekilde karar verdiğim bir durum. Rastgele denk geldiğim, kulak misafiri olduğum bir sürü hikaye yer alacak. Lisedeyken Fatma hocam "Barış, otobüsteki insanları dinle. Onlardan harika hikayeler çıkabiliyor." demişti, harika olanlara denk geldim mi bilmiyorum ama ne olduğunu tam olarak bilmediğim konularda hikaye üretmek daha keyifli geliyor. Otobüste de yaşanılandan bir kesite denk geliyorsun aslında. Başı ve sonunu doldurmak sana kalıyor. İlgimi çekiyor bu yüzden. Bunun dışında yolda yürürken ağlayan bir insan görüyorsun ya da telefonda tartışan, bunun hakkında bir hayal kurmak ve bu duygusal dışavurumların neden olabileceğini düşünmek de yaptığım bir eylem. Bunları aktardığım bir roman olacak bu. Dışa vurmayanlar da yer alacak çünkü bu ayrı bir gizemli durum. 

Bazen arkadaşlarını bir hikayeye aktarmak en kolayıdır. Her şeylerini biliyorsun, yazma eylemi öncesi zaten üzerine düşündüğün insanlar oluyor bunlar. Güzel yanlarıyla, zaaflarıyla, geçmişleriyle her şey ortada. Yazması çok kolay. Neredeyse hiç yapmadığım bir şey. Bir Cem var, ona da diyorum "Bak bunu bunu yazdım. Karakterin ismi de Cem." Şöyle geri dönüş geliyor: "Bana benziyor."  Acaba neden? Onun beni geçmişteki trollemelerini düşününce benim onu 1-2 hikayeye konuk etmem hiçbir şey.

 Bazen de yazdığım öykülerdeki karakterlerle aynı isimlere sahip insanlarla karşılaşmak tuhaf oluyor. Bir de kurgu olan ile gerçektekinin davranışları birbirine benziyorsa bu durumu komik de yapıyor. Ama gönderemiyorsun, en azından ben göndermedim. O hikayeler bir yerlerde duruyorlar. Birazını yazmaya çalıştığım romana ekleyebilirim, henüz karar vermedim. Odağı dağılan bir şey ortaya çıkarmak istemiyorum.

3.sezonu çok iyi gidiyor: Barry

Bir diğer önem verdiğim mesele tartışmalar olacak. Bilinçli olarak romanın başındaki tartışmaları yüzeysel yapıyorum. Çünkü karakterler de yüzeysel insanlar ve hayatta deneyimlediklerinden daha fazla şeyi yaşadıklarını düşünüyorlar. Bu onları yanıltıyor ancak yanıldıkları yüzlerine vurulmadığı sürece bu böyle devam edecektir. Çünkü bu insanların arkadaş ortamı da birer güvenli alandır, karşıt fikir pek olmaz. Olan da gruptan ayrılır ya da ayrılmak zorunda bırakılır. Bu tartışmalardan birazını 2 kişiye okudum. İlki yıllardır kurmadığım cümleleri bir anda benden duyunca diyaloglara odaklanamadı. "Nasıl böyle konuşturdun bunları, hayatımda böyle cümleler kullandığını görmedim." gibi bir karşılıktı. Baştan okumak zorunda kaldım ve beğendiğini söyledi. Diğer kişi ise pek beğenmedi ancak "Devamını da oku, merak ettim ne olacağını." dedi. O sırada devamını henüz yazmamıştım, buna rağmen nasıl devam ettireceğime dair ısrarcı sorular aldım. Üstelenmesi beklemediğim bir şeydi, beğenmemiş olsa da hikayenin bir şeye dokunabildiğini hissettim. Daha bahsedebileceğim çok şey var ama yol çok uzun. Aslında Kurtlarla Koşan Kadınlar'dan bahsetmek istiyorum ama henüz bitirmedim. Muazzam bir kitap. O kadar çok önemli olarak işaretlediğim yer var ki. En güzel kısmı Jung ekolünden gelen birinin yazmış olması çünkü ben gerçekten Freud'culardan sıkıldım. Bir sonraki ay ondan da bahsederim muhtemelen.


 


Yorumlar

Popüler Yayınlar